Rabıta; Kur'ân-ı Kerim'de; Al-i İmran Suresinin 200. âyet-i kerimesinde emredilmiştir. Bütün insanlar için bir farzdır.
3/AL-İ İMRAN-200: Yâ eyyuhellezîne âmenûsbirû ve sâbirû ve râbitû vettekullâhe leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey îmân edenler! Sabredin… Sabrın sahibi olun... Ve rabıta kurun… Allah'a (karşı) takva sahibi olun ki; (böylece) felâha eresiniz.

Rabıtanın tahakkukunu, tasavvufta yüzlerce delilleriyle görmek mümkündür.
Rabıta, insanın gönül gözüyle, bağlı olduğu kişiyi görmesi halidir. Allah'ın bütün evliyasında bu konu, üst seviye evliya olduğu zaman tahakkuk etmiştir. Herkes mürşidini rabıtayla görür. Rabıta, gönül gözünün açılmasını gerektirir. Allahû Tealâ, bir insana başlangıçta kalp gözünü ihsan etmez. Bir insanın kalp gözünü mutlak olarak aldığı yer, Allahû Tealâ'nın indinde, daimî zikre ulaştığı yerdir.
Nedir kalp gözü?
Kalp gözü ve kalp kulağı, kalbimizin görme ve işitme hassasıdır. Baş gözüyle gören bir insan, baş kulağıyla işiten bir insan, bir fıkıh sahibidir. Bir belli idrak seviyesinin sahibidir. Bunun adına Kur'ân-ı Kerim'imiz, "fıkıh" diyor. Ama ne zaman, bir insanın kalp gözü açılırsa ve kalp kulağı açılırsa, kalbinin gözü ile görür ve kalbinin kulağıyla, o kişi işitmeye başlarsa; o zaman, o kişinin iç alemindeki idrak, fıkhı aşıyor ve "fuad" ismini alıyor. İşte bir insan, mutlaka fuad sahibi olmalıdır ki; o kişi mürşidini görebilsin.
"BİR MÜRŞİDE BAĞLAMAZSAN ÖZÜNÜ,
HAKK'IN HUZURUNDA VAR OLAMAZSIN."

Rabıta için, o kişinin mürşidini düşünmeye başlaması gerekir. Üç tane Âyetel Kursî okunacaktır. Kişi sükûnetle seccadenin üzerine oturmuş ve mürşidini düşünür olacaktır. Böyle bir dizayn içerisinde o kişi, baştan mürşidini hayalinde canlandırmaya çalışır. Kalp gözü açık olan bir kişi, bir süre sonra mürşidini mutlaka görecektir. O'ndan sorduğu bütün suallerin cevabını mutlak olarak alır. İşte bu işlem rabıtanın tahakkukudur.
Allah'a göre, bir insanın mürşidiyle aynı şehirde yan yana olmasıyla, arada sonsuz mesafeler olması neticeyi değiştirmez. Ve onların, kendi aralarındaki anlaşmalarında telefona da ihtiyaçları yoktur. Allah'ın televizyonu her ikisinde de çalışır. Allahû Tealâ, her ikisine de aynı şeyleri her zaman gösterir.
Bir insanın manevî değerlere sahip olması, o insanın kalp gözünü ve kalp kulağının açılması demektir. Böyle şeylerden Kur'ân-ı Kerim bahsediyor mu? Bahsediyor.
İşte A'raf 179'da Allahû Tealâ buyuruyor:
7/A'RAF-179: Ve lekad zere'nâ li cehenneme kesîren minel cinni vel insi lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a'yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en'âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).
Ve andolsun ki; cehennemi insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri (idrak hassaları) vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.

Onlar bu hedefe, fuad hassasının hedefine ulaşamazlar. Kalp gözleri görmediği için, kalp kulakları işitmediği için fıkıh edemezler, idrak edemezler. Casiye 23'de de aynı husustan bahsediyor:
45/CASİYE-23: Efereeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem'ıhî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba'dillâh(ba'dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevalarını (nefslerini) kendilerine ilâh edinenleri görmedin mi (habibim)? Allah, onları bir ilim üzere dalâlette bırakır. Onların kalplerindeki sem'î (işitme) hassasını ve kalplerini (kalpteki idrak hassasını) mühürler ve onların kalplerindeki basar (görme) hassasının üzerine gışavet (isimli bir perde) çeker. Öyleyse (artık) Allah'tan sonra kim bu kişiyi hidayete erdirebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?

İşte mürşidler de müridler de, birbirlerini kalp gözü ile görürler ve müridin böyle bir hedefe ulaşabilmesi, onun devamlı rabıta yapmasına bağlıdır. Rabıtayı yapan bir mürid için, neticede mutlaka mürşidini görmesi söz konusu olur.
Bir insan rabıtayı, müridse, mürşidi ile yapar. Ama mürşid olduktan sonra rabıta, Allah'la tahakkuk eder. O zaman Allahû Tealâ'yı görmek söz konusu mu? Evet! Allahû Tealâ, Zatı'nın görüleceğine dair birçok âyet-i kerimeler koymuş. Bir defa bütün sahâbenin, Allahû Tealâ'yı gördüğü, Yusuf Suresinin 108. âyet-i kerimesiyle kesinleşmiş.
12/YUSUF-108: Kul hâzihî sebîlî ed'û ilallâhi alâ basîretin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).
De ki: "Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah'ı görerek) Allah'a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah'ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim."

Allahû Tealâ kendisini gören herkese "şahit" ünvanını veriyor. Bu, Allah'ın Zatı'nda görme işlemidir. Allah'ın Zatı'nı görmektir. Bir kişi, Allah'ın Zatı'nı salâhta görür. Hakk'ul yakînin sahibi odur. İşte böyle bir insan, salâhta irşad kademesine tayin edilirse, o kişi mürşiddir ve mutlaka Allah'ı görmüştür. Allah'ın söylediklerini çoktan beri işitebilmektedir.

____________________